Eylül 2010
!f İstanbul 10 Ressam 10 Resim 2 Hafta 2016 Yılında İzlemeyi Planladığım Filmler 2016 Yılında Okumayı Planladığım Kitaplar Adalet Ağaoğlu Adam Yayınları Adana Film Festivali Adonis Afife Tiyatro Ödülleri Aforizma Ahmet Altan Ahmet Say Akbank Caz Festivali Akbank Kısa Film Festivali Akımlar Aklımda Kalanlar Alberto Giacometti Alejandro González Iñárritu Alexandre Cabanel Alfa Yayınları Alıntı Alıntıladıklarım Alıştırmalar Altın Koza Film Festivali Altın Portakal Şiir Ödülü Anatole France Andante Dergisi Andre Malraux Ankara Müzik Festivali Ansiklopedi Antalya Film Festivali Antoloji Ara Güler Arkas Sanat Merkezi Arşiv Aspendos Opera ve Bale Festivali Ataol Behramoğlu Atilla Dorsay Attilâ İlhan Ayfer Tunç Aynı Başlık İki Farklı Şiir Aziz Nesin Bach BAFTA Bedri Rahmi Eyüboğlu Beethoven Behçet Necatigil Berlin Film Festivali Bertrand Russel Beyoğlu Sahaf Festivali Bilge Karasu Bilgi Yayınevi Bilkent Senfoni Orkestrası Birhan Keskin Borusan Müzik Evi Bosch Bugün bir... Burhan Uygur Bursa Kitap Fuarı Caddebostan Kültür Merkezi Cahit Sıtkı Tarancı Can Yayınları Candan Erçetin Carl Spitzweg Cemal Süreya Cemal Şan CerModern Claude Monet Çağan Irmak Çaykovski Çevrimdışı İstanbul D-Marin Klasik Müzik Festivali Dağlarca Şiir Ödülü Değinmeler Deneme Dergi Derviş Zaim Devlet Tiyatroları Diego Velázquez Dinlediklerim Diya(b)log Dostoyevski Duchamp Düşbükeyler Edebiyat Edgar Degas Edip Cansever Edirne Kitap Fuarı Édouard Manet Edward Munch Eleştiri Elias Canetti Emin Alper Enis Batur ENKA Erdal Öz Edebiyat Ödülü Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi Erzurum Etkinlik Eugène Delacroix Everest Yayınları Eylül'e Mektuplar F. Scott Fitzgerald Facebook Fatih Akın Fazıl Hüsnü Dağlarca Fazıl Say Felsefe Ferit Edgü Festival Fikret Muallâ Film Filmekimi Fotoblog Franz Kafka G. Cabrera Infante Gabriel Garcia Márquez Galeri Gece Gece Edebiyat Georges Braque Gezi Giorgione Goethe Google + Goya Gustav Klimt Gülten Akın Gündem Gündemdekiler Günler Günlük Günlükler Günün Resmi Günün Şarkısı Günün Şiiri Gürsel Korat Haber Haldun Dormen Halikarnas Balıkçısı Hasan Ali Toptaş Hayat Notları Henri Matisse Hep Kitap Heykel Hilmi Yavuz Italo Calvino İçebakan İdil Biret İlhan Berk İstanbul Bienali İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası İstanbul Film Festivali İstanbul Kitap Fuarı İstanbul Kukla Festivali İstanbul Modern İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali İstanbul Tasarım Bienali İstanbul Tiyatro Festivali İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali İş Bankası Kültür Yayınları İş Sanat İzlediklerim İzlek İzmir Avrupa Caz Festivali İzmir Festivali İzmir Folkart Gallery İzmir Kitap Fuarı İzmir Kukla Günleri İzmir Öykü Günleri İzmir Sanat James Joyce Jan van Eyck Jean Auguste Dominique Ingres Johannes Vermeer John William Waterhouse Jorge Luis Borges Joseph Haydn Karalama Defteri Kırıntılar Kırmızı Kedi Yayınevi Kısa Metinler Kıvılcımlar Kieslowski Kim Ki-duk Kimdir? Kitap Kitap Eleştirileri Kitsch Klasik Müzik Konser Ku(r)şun Lezzeti Kurşun Kalem Dergisi Kuzgun Acar küçük İskender Kültür-Sanat Kürşat Başar Leonardo da Vinci Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi Listelediklerim Luc Besson Mahsun Kırmızıgül Malraux Man Booker Ödülü Manet Marc Chagall Marguerite Duras Marlon James Matisse Mektup Melih Cevdet Anday Memet Fuat Metin Uca Metis Yayınları Mırıldandıklarım Michel Gondry Michelangelo Milan Kundera Milliyet Sanat Mitoloji Mitoloji Yazıları Montreal Dünya Filmleri Festivali Mozart Murathan Mungan Mutlakalar Atlası Mühür Dergisi Müze Müzik Nâzım Hikmet Necip Fazıl Kısakürek Nobel Edebiyat Ödülü Not Defteri Notos Nuri Bilge Ceylan Nuri İyem Oğuz Atay Oktay Rifat Okuduklarım Okuma Defteri Okuma Günlüğü Okuma Şenliği Onat Kutlar Opera Opus Amadeus Oda Müziği Festivali Orhan Koçak Orhan Pamuk Orhan Veli Orson Welles Oscar Ödülleri Oulipo Ödül Öğrendiklerim Ömer Kavur Önerdiklerim Öneri Öykü Özcan Alper Özdemir Asaf Özlü Söz Park Chan-Wook Paul Cézanne Paul Klee Penguen Kolu/Kanadı Pera Müzesi Picasso Plan Proje Quentin Tarantino Raffaello Refik Durbaş Reha Erdem Rembrandt Remzi Kitabevi Resim Resim Defteri Ressam Roman Rota Rusalka Sabancı Müzesi Sait Faik Abasıyanık Sait Faik Hikâye Armağanı Salâh Birsel Samuel Beckett Sanat Sanat Yazıları Sanatın Halleri Sandro Botticelli Sayıklamalar Seçki Seçtiklerim Sel Yayıncılık Selçuk Altun Selim İleri Sema Kaygusuz Sempozyum Seren Yüce Sergi Seyir Defteri Seyran Aygün Altınay Sezen Aksu Sıla Sırma Köksal Sinema Sosyal Medya Söyleşi Sözcükler Sözlük Sözünü Sakınmadan Stanley Kubrick Stefan Zweig Süreyya Operası Svetlana Aleksiyeviç Şair Şiir Şiir Düşü Şiirler Takip Tarık Dursun K. Yazar Evi Thomas Mann Tınısını Sevdiğim Sözcükler Atlası Tiyatro Tiziano Vecellio Tomris Uyar Turgut Özakman Turgut Uyar Ukde Van Gogh Varlık Dergisi Vasily Kandinsky Vehbi Koç Vakfı Venedik Film Festivali Venüs Veysel Çolak Videolar Viktor Hugo William-Adolphe Bouguereau Woody Allen Yaşar Kemal Yavuz Turgul Yazar Yazı Masası Yazılar Yekta Kopan YKY Youtube Yön Yayınları Yusuf Atılgan Yücel Müştekin Zeki Demirkubuz Zorlu PSM Caz Festivali


aşk ve dostluk birlikteliği üzerine bir şiir alıştırması...

"
...
yorgun zamanların gece vardiyasında
kaçamak bir sigara dumanı kadar gizemli
yalnız bir yıldız gibi şehir ışıkları arasında kaybolan
yazdıkça çoğalan
bir aşk mıydı dostluk değirmeninde öğüttüğümüz
bir aşk mıydı ürkekçe yaklaştığımız
bir aşk mıydı farkında olmadan büyüttüğümüz
...

tuna başar

"


7 Temmuz 2009
Salı

Bu yaz hiç tatilim yok. Temmuz ayı boyunca Psikiyatri stajında olacağım. Bir haftalık izin süremde İzmir’deyim ve İzmir bana çok iyi geldi. Afyon’a dönmek çok zor olacak.
Burada daha kolay yazmaya ve okumaya zaman ayırabiliyorum İstediğimden de hızlı bir tempoda yazıyorum. Her gün not defterimi, Gece’yi ve günlüklerimi düzenli olarak yazıyorum. Bunun yanında şimdiden 3 mırıldanma, 1 Eylül’e Mektuplar, 3 deneme, 2 sayıklama, 4 içebakan çıktı bile ortaya. Bu hızla gidersem kendimi çok mutlu hissedeceğim. Keşke bu ayın tamamını İzmir’de geçirebilsem.
Gece bu pişmanlığın yanında başka bir pişmanlık daha düşüyor zihnime: Sezen’in yeni albümü nedeniyle yaşıyorum bu pişmanlığı… Ben Sezen Aksu’yu çok severim. Şimdiye kadar çıkardığı tüm albümleri arşivime dahil ettim. Hatta son çıkardığı “Yürüyorum Düş Bahçelerinde” albümüne kadar son 10 yılda çıkardığı her albümü çıkar çıkmaz aldım. Ama gerek derslerin yoğunluğu, gerek mezuniyet dönemi, gerekse de en yakın arkadaşlarımın gidecek olması nedeniyle dünyadan biraz koptuğum için Sezen’in albümünün çıktığını çok geç öğrendim. Öğrenir öğrenmez de albümü satın aldım, fakat albüm çıkalı yaklaşık 20 gün olmuştu.
Bu da beni başka düşüncelere sevk etmeye başladı. Niçin benim insanlara verdiğim değeri bana verecek bir kişi bile yok bu dünyada? Sezen’in albümü çıktığı gün benim bu albümü mutlaka almak isteyeceğimi bilen biri benden önce o albümü alıp bana hediye etmek için niçin çabalamıyor? Niçin beni böylesine çok önemseyen, bana böylesine çok değer katmaya çalışan bir kişi bile yok hayatımda?
Gece’nin getirdiği pişmanlık hayattan çok şey istediğimin mi bir göstergesi? Bu kadar büyük bir beklenti içine girmemeli miyim? Ama ben bunun gibi şeyleri başka insanlar için yapıyorum ve bundan sonra da yapacağım. Benim için bunları yapacak insanı bulup, o insan için mi yapmalıyım bunları acaba sadece?

Tuna BAŞAR

7temmuz’09gecesi izmir


Hrant Dink’e

kırılıyor rüzgârların ruhumuza düştüğü hayaller
çaresiz imgelere dönüşüyor gerçekleşmeyen istekler
insanlar öldürülüyor düşüncelerinden dolayı
her geçen gün ağıtlar dile geliyor
sessiz kalabalıklara inat

kimim ben

burası neresi

neyin uğruna neyin mücadelesini veriyorum

bilinçsiz düşünce akımlarında
üretemeyen toplumun
çorak meyvelerini sunuyorlar
çocuk kalplerimize
kemirmesine izin veriyorlar zihinlerimizi umutsuz gerçeklerin

kırılıyor rüzgârların ruhumuza düştüğü hayaller
çaresiz imgelere dönüşüyor gerçekleşmeyen istekler
bir yalnızlık kalıyor geriye
bu topraklar üzerinden geçen her medeniyetten

şimdi
ileriye atılma zamanı
vakit çok geç olmadan
Tuna BAŞAR
/ yirmiüçeylülikibinyedi sıfırbeşelliiki
Afyonkarahisar /



6 Temmuz 2009
Pazartesi

İzmir’in en güzel taraflarından biri sanata yakın olması. Benim gibi dışarı çıkınca ilk işi kitabevlerine gitmek olan biri için İzmir bulunmaz bir nimet adeta.
Bugün de, İzmir’deki ilk günümde, dışarı çıkar çıkmaz kendimi kitabevinde buldum. Önceliğim dergilerdeydi. Ama arada bir tane de albüm almayı unutmadım. Varlık, kitap-lık ve Kirpi dergilerinin son sayılarını aldım. kitap-lık Carlos Drummond de Andrade’nin “Dünyayı Taşıyor Omuzlarım”, Kirpi de Amy Lowell’in “Yıldızların Aşkı” adlı şiir kitaplarını hediye etti. Bu sayede kitaplığıma da iki kitap eklemiş oldum. Ama buna rağmen Enis Batur’un Issız Dönme Dolap kitabını almamak için kendimi zor tuttum.
Ben kitabevlerine girince bir şeyler almadan çıkamayanlardanım.
Bir de çıkalı 20 gün olmasına rağmen daha bugün alabildiğim bir albüm var: Sezen’den Yürüyorum Düş Bahçelerinde.
Son günlerim yeterince yoğun geçti. Ayrılıklar, kırgınlıklar, özlemler, hastalıklar… derken kendime hiç zaman ayıramadım. Okuyamadım, yazamadım, gündemi takip edemedim. Taa ki geçen gün Haşmet Babaoğlu’nun köşe yazılarını toplu halde okuyana dek. Orda Sezen’in Pardon şarkısından bahsedince Haşmet, ben de birçok şeyi kaçırdığımı fark ettim.
Sezen her zamanki gibi zekâsını çok iyi kullanmış. Yıllardır Sezen’in şarkılarını başkalarının okuduğunu duyunca çok üzülürdüm ve bu güzelim şarkıların sadece Sezen’e ait kalmalarını isterdim. Belki Sezen de bunu hissettiği için başka şarkıcılara verdiği şarkıları bir de kendisi yorumlamış ve ortaya tadına doyulmaz bir albüm çıkmış.
DMC etiketiyle çıkan albüm 2 CD ve 1 DVD’den oluşuyor. 29 şarkının yer aldığı albümde daha önce Ferhat Göçer, Ebru Gündeş, Işın Karaca, Sibel Can, Kenan Doğulu, Levent Yüksel gibi şarkıcılardan duyduğumuz şarkıların Sezen Aksu yorumlarının yanında 3 tane de yepyeni Sezen şarkısı bulunuyor.
Albümü birkaç defa dinlememe rağmen gece hâlâ beni Sezen’den uzaklaştıramadı. Sanırım son zamanlarda dinlediğim en iyi albümler sıralamasında en başa şimdiden bu albümü koyacağım. Sezen beni müziğe doyuruyor ve mırıldandıklarımı Sezen şarkıları oluşturuyor.

En son küçük İskender’in Medusa’nın Makası kitabını bitirmiştim. Üzerinde çok fazla düşünme fırsatım olmadığı için Okuma Defterime o kitapla ilgili tek satır yazamadım. Bu tür durumlarda okuduğum kitapları okudum saymıyorum. Yeniden okunacaklar arasına koyuyorum Medusa’nın Makası’nı.
Günü Varlık, kitap-lık, Kirpi dergilerinin yanında Cevdet Bey ve Oğulları ve Brecht’in şiirlerine bırakmıştım. Gece de Cevdet Bey ve Oğullarına ayrıldı. Belki uyumadan önce biraz da Tezer Özlü okurum. Tabii Sezen müziği eşliğinde…
Yakında Tezer Özlü üzerine bir inceleme yazısı yazmayı planlıyorum. Çizilemeyen Portrelerin ilki Tezer’e ayrıldı. Daha sonra Oğuz Atay, Nilgün Marmara, Ferit Edgü ve Sevim Burak’la çizemediğim portreleri kâğıda dökmeye çalışacağım. Şimdilik gece okumam için beni çekiştiriyor. Geliyorum gece!

Tuna BAŞAR

6temmuz’09gecesi izmir

7 Temmuz 2009 Salı - İzmir
Kandinsky'nin "Small Dream in Red" tablosu

Tezer Özlü'de hayranlık uyandıran üç yazar: Svevo, Kafka ve Pavese.

• Bazı eleştirileri okuyup, bazı röportajları dinleyince ve de bazı önemli edebiyatçıların Türk Edebiyatı üzerine yaptığı acımasız değerlendirmeleri görünce üzülüyorum. Bazıları bilinçli bir şekilde Tür Edebiyatını önemsizleştirmeye mi çalışıyor? Türk Edebiyatını yerden yere vuranlar; yazarlarımızı, şairlerimizi beğenmeyenler; "ben bir Türk olarak Türk Edebiyatını okumam!" diyenler ve dünya edebiyatını yüceltmeye çalışanlar...
Belki de yanlış düşünen benimdir, diye kendimden bile şüphe etmeme sebep oluyorlar. Ben Türk Edebiyatını çok seviyorum ve her okuduğum Türk yazar/şair beni daha da gururlandırıyor. Bu edebiyat öylesine değerlidir ki Nobel'le bile ödüllendirilmiştir. Öylesine değerli yazarlarımız/ şairlerimiz vardır ki sanatı ruhumuza kazımayı başarır her biri.
Dünyanın kabul ettiği bir Nâzım varken, sadece Türk edebiyatında değer kazanan, başka dillere çevrilmesinin imkânı olmayan bir Ece Ayhan varken, Türkçeyi en sade şekliyle kullanan bit Orhan Veli, yeraltı edebiyatını sevdiren bir küçük İskender varken, Cemal Süreya, İlhan Berk, Fazıl Hüsnü, Attilâ İlhan, Hilmi Yavuz, Enis Batur, Gülten Akın, Nilgün Marmara gibi çok farklı anlayışlarda şiir yazan şairlerimiz varken nasıl bu şiir sevilmez ki?
Dünyada bir benzeri daha olmayan bir Tutunamayanlar bu edebiyattan çıktıysa, Anadolu'nun Homeros'u olarak anılan Yaşar Kemal gibi bir yazar Türkçe yazıyorsa, Nobel'i Türkiye'ye getiren Orhan Pamuk hâlâ yazmaya devam ediyorsa, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Sabahattin Ali'ye, Halide Edip'ten Reşat Nuri'ye, Yakup Kadri'den Orhan Kemal'e, Selim İleri'den İhsan Oktay Anar'a roman anlayışını değiştiren romancıları hiç değişikliğe uğramadan okuma fırsatı elimizdeyken bu roman sevilmez mi?
Sait Faik, Ferit Edgü'nün, Tezer Özlü'nün, Sevim Burak'ın, Ayfer Tunç'un, Tomris Uyar'ın, Füruzan'ın, Tahsin Yücel'in, Oktay Akbal'ın öyküye getirdiği yenilikler varken; Bilge Karasu'dan Salah Birsel'e, Oğuz Atay'dan Enis Batur'a, Ferit Edgü'den küçük İskender'e çok farklı türlerde ürün veren yazarlara sahipken nasıl olur da bu edebiyat sevilmez? Nasıl olur da değersizleştirilmeye çalışılır? Nasıl olur da bu kültür zenginliği yüceltilmez?
Bazen gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum.

• Paris Sinema Festivalinde yönetmen Nuri Bilge Ceylan'a Paris kentinin simgesel büyük madalyası verilmiş. 1911 yılından beri Paris Belediyesi tarafından verilen ödül Paris halkına sanatsal açıdan katkıda bulunan kişilere veriliyormuş

• İyice şeriat kuralları hüküm süremeye başladı bu ülkede. Zaten birçok şehirde (ki bunların içinde büyükşehirler de var) alkollü içecek bulunduran yerlerin sayısı çok azaldı. Şimdi de alkollü içecek reklamlarına yasak gelmiş. Yakında iş alkollü içecek satışını engellemeye ve içenlere ceza vermeye kadar ilerleyecek gibi duruyor.
Bir konuda yasak konulacaksa öncelikle çağdaş ülkelerde ve AB ülkelerinde böyle yasakların olup olmadığına baksalar iyi ederler. Dünyanın hiçbir çağdaş ülkesinde olmayan yasaklar bizim ülkemizde hüküm sürüyor. Bu duruma birilerinin dur demesi gerek artık.

• Bir insanlık ayıbı da Çin'de yaşanmış. 156 kişinin ölümüne neden olan isyan, insanlara artık doğru düşünmeyi göstermeli. Hiçbir şey insan hayatından daha değerli değildir. İsyanın sebebi ne olursa olsun yüzlerce insanı bir günde öldürebilen bir zihniyet insanlık adına suç işlemiştir.

• Güven Turan'ın yeni kitabı: Zemberek

• içebakan

Şöyle geriye dönüp 5 yıllık düzenli yazı serüvenimin en başına, beni düzenli yazmaya iten noktaya baktığımda kitap-lık dergisini ve doğal olarak Enis Batur'u görüyorum.
İlk gençlik yıllarımın başında kendi kendime bulduğum, satır satır okuduğum bir dergidir kitap-lık. Enis Batur'un görevine son verilip, Ayfer Tunç, Selçuk Altun gibi yazarların görevlerini bırakmak zorunda bırakıldığı dönemde birkaç aylık ayrılık dışında hâlâ her ay aldığım, kitapevlerinin dergi bölümlerinde gözümün ilk aradığı dergidir kitap-lık.
Bana çok iyi bir yol gösterici olmuştur. Çok önemli kitaplara kolayca ulaşmamı sağlarken, yeni yazarlarla da tanıştırmıştır beni. Hatta her ay başında bir dergi almanın mutluluğunu yaşatırken, beni yalnız kalmaktan da kurtarmıştır.
Bambaşka bir şehre gidip, ailemden, dostlarımdan, alıştığım ortamdan çok uzaklara düştüğümde de, bu ayrılık nedeniyle yazmaya karar verdiğimde de hep yanımda olan bir dost gibi sıcaklığını hissettirmiştir bana kitap-lık.
O zamanlar sadece günlük yazardım. Arada bir de mektup yazdığım olurdu. Günlüklerim kişisel metinlerin ötesindeydi. Her gün, gün boyunca, kendime bir konu seçer, o konu hakkında uzun uzun düşünür, araştırma yapar, akşam da günlüğümün sayfalarına o konu hakkında bir deneme yazardım, buna da günlük derdim. Arkadaşlık ilişkilerinden aşka, siyasetten spora, sanatın insan hayatındaki etkilerinden İzmir'e, kitap okumanın faydalarından eğitim sorunlarına kadar onlarca farklı konuda yazdığım günlük-deneme'ler hâlâ bana ışık tutmaya devam eder. Birçok kere o yazdıklarıma geri dönüp neler yazmam konusunda yardımcı olmasını istediğim zamanlar olmuştur.
O yazılar sayesinde ilk metinlerimi yayınlamaya başladım. Dergilere gönderdiğim metinlerin çok kısa bir sürede yayınlandığını görmek o yazdığım günlüklerin önemini bana göstermişti.
İlk yazım Kaçak Yayın'da yayınlandığında yaşadığım mutlu şaşkınlığı hiç unutamam. Bir Şarkının Düşündürdükleri'ni Kaçak Yayın'a göndermiştim fakat yayınlanabileceğini aklımdan hiç geçirmiyordum. Yayınlanacağına dair bir bilgi de verilmemişti bana. 2005 yılının Ekim ayında Kaçak Yayın'ı alıp inceleyince ve yazımı görünce hayatta yaşadığım en büyük mutluluklardan biri bu olsa gerek diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum. Hiç beklenmediğim bir anda, her ay düzenli olarak takip ettiğim bir dergide bir denememim yayınlanması... Yazmayı iş edinen biri daha ne ister ki?
Şimdi düzenli yazı serüvenim tüm hızıyla, 20'den fazla farklı kolda ilerlerken, yazı hayatımın en temel noktalarında Enis Batur'un kitap-lık'ını, kendi kendime yazdığım deneme-günlükleri ve Kaçak Yayın dergisini görüyorum ve bugün 20'den fazla farklı türde ilerleyen yazı serüvenimi bu 3 temel noktaya borçlu olduğumu hiç unutmuyorum.

• Okuduklarım
-         Tezer Özlü "Eski Bahçe~Eski Sevgi"
-         Orhan Pamuk "Cevdet Bey ve Oğulları"
-         Vatan ve Hürriyet gazeteleri

• İzlediklerim
-         Star TV'de yayınlanan Aile Reisi adlı dizi

• Dinlediklerim
-         Seyhan Müzik'ten çıkan Sezen Aksu'dan Yeni Türkü'ye, Zeki Müren'den Yavuz Bingöl'e 14 farklı sanatçının yer aldığı "Annem'e" adlı albüm

Tuna BAŞAR


/.
Asla yapmayacağınız bir şeyi etrafınızdaki insanlardan ne kadar çoğu biliyorsa, o kadar başarılısınız demektir.

/.
Kader nedir?
Bu konu da kafamı uzun süre meşgul etti. Ve insanların ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar asla ve asla değiştiremeyecekleri şeylerin olduğunu gördüm. Bu asla değiştirilemeyen şeyler kader olmalı.

/.
İnsanın en güzel kaderi "Aşk"tır.
Çünkü insan ne zaman, kime aşık olacağını belirleyemez ve bunu asla değiştiremez.

/.
Aşk içgüdüseldir.
Başlangıcı insanın elinde olmadığı için ve içgüdüsel olduğu için aşka asla bilinç bulaştırılmamalıdır. Aşk insanın içinden geldiği gibi yaşanmalıdır.

/.
Aşka bilinç bulaşırsa ne olur? Tabii ki kıskançlık...

/.
Bir insana aşık olduğunuzun en güzel göstergesi rüyalardır. Rüyanızda bir insanı görüyorsanız ve sabah uyandığınız zaman o kişinin yanında olma ihtiyacı hissediyorsanız siz aşıksınızdır.

/.
Hayatta başarılı olan insanlar, başkalarının etkisi altında kalmadan, kendi hayatlarını yaşayanlardır.

/.
Her insan bir karanlık içindedir, ama bu karanlıkta ışığı görenler gelecekle ilgili hayalleri olanlardır.

/.
Eğer, en yakınınızdaki kişi sizi başkalarının sözleriyle yargılayabiliyorsa boşuna yaşamışsınız demektir.

/.
İnsanlardan hiçbir beklentim yok, ama kitaplardan çok büyük bir beklenti içindeyim.

/.
bir hayali gerçek sanmak mı zor
yoksa bir gerçeği hayal gibi yaşamaya çalışmak mı?

/.
kelepçelenmiş dillerin sesini duyuramadığı boşlukta kelimeler kendiliğinden cümleleşir

/.
başka ruhlarda sensel izler arayan bir kaşif olmayı seçtiğim yıllar başlarken...

/.
seni sevmek
ölümü bekler gibi beklenebilse
ve bir ümit olsa keşke

/.
sebepsiz satırlar sebepsiz duygulara yön verebilir mi?

/.
ama sen,
bensiz geçen her anın mutluluğunu hayatın hızına ekliyorsun
ve ben bu yüzden hayattan geri düşüyorum

/.
birçok dejavusal kesitin şahlanışı, hiç yaşanmamış bir bütüne dönüşen parçaların anlamsız izleği şiirin ritmine eşlik edemese de kalbi parçalamak için bir cümle yetiyor

/.
kayıp bir kıtayım aşk okyanusunun en mistik yerinde

/.
şiirsel bir ezginin kalbime yazdığı son mektupta
imzasız bir aşk sözcüğü
seni rüyalarıma bırakıyor
büyülü bir koku eşliğinde

/.
ve ben ne zaman seni düşünsem
hayattan bütünlemeye kalan başarısız bir öğrenci oluyorum

/.
Zihnimin en ücra köşelerinde anlam kazanmayı bekleyen her fikir tohumunu, kalemimin mürekkebinin sulaması, günden güne filizlenmeye başlayan fikirlerimin kalbimden süzülerek elimi yönlendirmesi, dünyanın en güzel gözlerine akmak kadar mutlu eder ruhumu.
Kalemimin dokunduğu her kâğıtta, dünyaya hüzün dolu bir iz bırakmanın keyfini yaşarım.
Bu nedenle beyaz bir kâğıt üzerine bıraktığım hiçbir yazı kırıntısını atmaya kıyamam.

/.
Bugün geçmişin izlerinden oluşuyor ve geçmişi hiç yaşanmamış saymaya sebep oluyor. Beklentiler hep geçmişin yönlendirmesiyle insana acı veriyor. Ama yine de geçmişin insana kattığı olgunluğun geleceğe ışık tutacağını bilmenin verdiği mutluluk her şeyi kabullendiriyor.

/.
Hayatıma giren her insan hayatımda önemli bir yer tutar ve bu sebeple hayatıma giren hiç kimseyi hayatımdan çıkarmayı başaramam.

/.
İnsanların hayatlarında hiçbir yer tutmuyorum ki hayatlarından çıkınca boşluk oluşturayım.

/.
Hayatımın şekillenmesinde büyük öneme sahip 5 şey:
Aşk - Aile - Arkadaşlık/Dostluk - Toplumsal Bilinçlenme - Edebiyat(Sanat)

/.
Karşıma çıkan her iyi şeyi fırsat olarak algılıyorum ve her kaçırdığımı sandığım fırsat karşısında şiire sarılıyorum.

/.
Şiir düzyazının mastar halidir.

/.
Sanatı, özellikle de şiiri bir yaşam biçimi haline getirmeyi başaramayan insanlar, tutkulu aşk yaşamayı da başaramazlar.

/.
Bir çocuğun hayatında kalem ve silgi olmak isterdim. Hayatını şekillendirirken dilediğince yazmak ve dilediğince silmek için kullanabileceği...

/.
Aşk yalnız gezenin şarkısıdır.

/.
Her doğum ölüme yazılan ilk cümledir.

/.
Bana en unutulmaz mutlulukları yaşatan kişileri unutmanın verdiği mutluluğu yaşıyorum.

/.
Ne kadar seversen sev, senin sevgin karşındakinin seni sevdiği kadardır.

/.
Sevmek zamana yenilmektir, sevmek hayallerini kısıtlamaktır.

/.
Hayatıma girip de hayalini bende bırakıp giden insanlar, beni birazcık da olsa sevmiş insanlardır. Beni hiç sevmemiş insanlar ise hayallerini bile benden alıp beni terk edenlerdir.

/.
Yalnız kalmaktan değil de sesli yalnızlıktan korkuyorum.

/.
Kendi yanlışını başkalarının yanlışıyla örtmeye çalışan insanlar, dünyanın en aciz insanlarıdır.

Tuna BAŞAR



7 Haziran 2009
Pazar

Yoğun bir yazma döneminden sonra şimdi artıkları topluyorum. Not Defterime geçmişte düştüğüm notlar kendi rotalarını çiziyor. Seyir Defteri, Okuma Defteri, Değinmeler yavaş yavaş kendi ahengiyle ilerliyor. Gece ve günlükler de ayrı bir yönde huzurla gün ışığını kovalıyor. Geçmiş yıllardan kalan karalamalar şiirlere yön verirken, Hayat Notları hayatımın temel noktasında duruyor. Hâlâ yayınlayamadığım birkaç kitap yazısı ve deneme ise üretkenliğimin tükendiği noktada bana güç vermek için bekliyor. Ve tabii ki yeni projeler de peşimi bırakmıyor.
Yazmak istiyorum, yazdıkça da huzur buluyorum ve gelecek günlerin daha keyifli olacağını düşünüyorum.
Her geçen gün olgunluktur biliyorum.

Tuna BAŞAR

7haziran’09gecesi afyonkarahisar


Duvara Karşı

Biri karısından ayrılmış, alkol ve uyuşturucu bağımlısı bir adam; diğeri ise ailesinin baskısından yılıp intihara teşebbüs eden bir kadın... Yolları bir psikiyatri kliniğinde kesişir ve kızın, ailesinden kurtulmak için, adama yaptığı evlenme teklifi, kızın ısrarları ve adamın kendine yeni bir hayat kurma isteğiyle gerçekleşir.
İki Türk'ün Almanya'da kendi geleneklerine ve topluma yabancılaşıp, kendi doğrularıyla kurdukları hayatlarında -ki bu hayatlar yıkık dökük bir binaya benziyor- duvara karşı duruşları...
Fatih Akın, Almanya'da yetişen biri olarak, oradaki Türklerin durumunu beyazperdeye çok başarılı bir şekilde yansıtmış. Türk kültürünü de, özellikle Alman seyirciler başta olmak üzere, tüm dünyaya göstermeye çalışıyor. Türk gelenekleri, Türk yemekleri, Türk rakısı, Türk müzikleri ve tabii ki muhteşem İstanbul manzarası...
Özellikle müzik konusunda tam anlamıyla bir seçki sunmaya çalışmış. Türk sanat müziğinden popa, türküden arabeske kadar... Kimi yerlerde müzikler biraz abartılı gibi gelse de genel olarak kullanılan müzikler, verilmek istenen duyguyu iyi yansıtmış.
Bazı yerlerde de sanki Almanya'da Türklere uygulanan kültür baskısının öcünü almaya çalışır gibi çok fazla Türk motifleri kullanılmış filmde. Almanya'da yaşayıp, Türk kültürüne katkı yapan bir yönetmen için de bu kadarı çok görülmesin.
Berlin'de Altın Ayı kazanan bu film "Yaşamın Kıyısında"ki kadar derin etki bırakmamış olsa da bende, yine de Fatih Akın gibi bir yönetmenin ileride neler yapabileceğinin ilk işaretleri bu filmde gizliymiş gibi geliyor bana.
Özellikle Birol Ünel'in oyunculuğuna değinmeden geçemeyeceğim. Kendi diline bile yabancılaşmış yalnız bir adamın portresini çok başarılı bir şekilde çiziyor. 

Tuna BAŞAR


/.
Herhangi bir resme baktığınız zaman,
o resimde gereksiz imgeler çarpar mı sizin de gözünüze?
O imgelerin sadece yer doldurmak için konulmuş olduğunu
düşünür müsünüz siz de benim gibi?
Eğer baktığınız resim iyi bir ressamın elinden çıkan bir resimse
hiçbir ayrıntı gereksiz değildir.
Tıpkı hayatınız gibi.
Eğer iyi bir hayat yaşadıysanız hiçbir ayrıntısı gereksiz değildir
ve bütünü oluştururken çok önemli bir yer kaplıyordur her yaşadığınız.
Ama eğer kötü bir hayatsa yaşadığınız,
işte o zaman resimde göze çarpan gereksiz imgeler
hayatınızda da size çarpar.

/.
Hiç tanımadığınız insanlara karşı
istemsiz bir sevgi beslediğiniz oluyor mu?
İlk defa karşılaştığınız ve
bir daha hiçbir zaman da göremeyeceğinizi bildiğiniz insanların
hayatınıza girmesini ister misiniz?
Bir sıcak gülümseyiş,
güzel gözlerin içinden yükselen içtenlik,
mimiklerdeki derin anlam sizi de çekmeyi başarır mı?
Bazen bunu yaşadığımı hissediyorum.
Daha doğru bir ifadeyle o anda fark etmediğim duyguları çok sonra hissedip,
her kaçırdığım insanda üzüntü yaşıyorum.
Elimde olmayan pişmanlıklara takılıyorum.

/.
Bazıları ilgisizlikten sıkılır,
gider, kendisiyle ilgilenecek yeni birini bulur;
bazılarıysa fazla ilgiden sıkılır,
kendisinin ilgileneceği,
ilgisiz birini bulur.

/.
Bunca yıllık medeniyet boşa,
her insan kendi ilkelliğiyle doğup,
kendi medeniyetini kuruyor.

/.
Aşk özlemle ilgilidir.
Beklemeyi becerememektir aşk... Aceleci olmaktır.
Aşk, özlemin yağında kavrulup,
beklemeye bırakıldığı sürece güzeldir.

/.
merak ettiklerim


Bir düşünce
kaç farklı insanın zihninden geçtikten sonra gün ışığına çıkar.
Yeni sandığımız fikirlerden kaçı
daha önce birileri tarafından düşünülmüştür.
İnsanlığın başlangıcından günümüze
hangi düşünceler hiç değişmeden gelmiştir
ve her insanın aynı şeyi düşündüğü
ama çevrenin etkisiyle farklı şekillerde yansıttığı doğru mudur?
Doğum anında her insan aynı noktada mı,
aynı bilgiyle mi,
aynı bakış açısıyla mı dünyaya gelir?
Ve zaman her insanı farklı bir noktaya mı savurur?

/.
hayat notları'ndan

Bana en unutulmaz mutlulukları yaşatan kişileri
unutmanın verdiği mutluluğu yaşıyorum.

/.
şiirsel

Şiir, düzyazının mastar halidir.

/.
kitap

Ne okuyorum:
Virginia Woolf'un "Mrs. Dalloway" isimli romanını ve
Cemal Süreya'nın "Sevda Sözleri" isimli şiir kitabını...

En son ne okudum:
Atilla Dorsay'ın "Düşen Yapraklar Geçen Yıllar" isimli sinema yazılarını ve
Özdemir Asaf'ın "Bir Kapı Önünde" isimli şiir kitabını...

İlk fırsatta okumayı düşündüklerim:
Nursel Duruel'in "Geyikler, Annem ve Almanya" isimli öykü kitabını ve
Komet'in "Olabilir Olabilir" isimli şiir kitabını...

/.
sinema

En son izlediğim film:
Florian Henckel von Donnersmarck'ın "Başkalarının Hayatı" isimli filmi...

İlk fırsatta izlemeyi düşündüğüm film:
Ang Lee'nin "Dikkat, Şehvet" isimli filmi...

Tuna BAŞAR


cümlelerin yüzümde parçalanır
yanaklarıma çarpar içindeki öfke
anlamsız bir tınıya dönüşen sesin
cezalandırır beni, mahveder

konuşursun gözlerime bakarak
her sözünün kalbimi nasıl da parçaladığını bilerek
sesin yankılandıkça
yapayalnız hissederim kendimi
dökersin içindeki bütün acımasızlığı
yüklenmemi istersin sana verdiğim mutsuzluğu
çekip gittikten sonra geride bir virane kalacağını bilirsin
aslında istersin bunu

içindeki öfkeyi dindiremedikçe
daha ağır cümleler kurarsın
her cümleden sonra daha büyük bir kazanma arzusu çöreklenir zihnine
çünkü sevmek kimi zaman da acıtmaktır
bilirsin...

Tuna BAŞAR

/ sekizekimikibinyedi sıfırbeşotuz
Afyonkarahisar /



91
Bir çocuğun hayatında kalem ve silgi olmak isterdim.
Hayatını şekillendirirken
dilediğince yazmak ve dilediğince silmek için kullanabileceği…

92
Aşk yalnız gezenin şarkısıdır.

93
Her doğum ölüme yazılan ilk cümledir.

94
Bana en unutulmaz mutlulukları yaşatan kişileri
unutmanın verdiği mutluluğu yaşıyorum.

95
Ne kadar seversen sev,
senin sevgin karşındakinin seni sevdiği kadardır.

96
Sevmek zamana yenilmektir, sevmek hayallerini kısıtlamaktır.

97
Hayatıma girip de hayalini bende bırakıp giden insanlar,
beni birazcık da olsa sevmiş insanlardır.
Beni hiç sevmemiş insanlar ise
hayallerini bile benden alıp beni terk edenlerdir.

98
Yalnız kalmaktan değil de sesli yalnızlıktan korkuyorum.

99
Sevmek kimi zaman da acıtmaktır.

100
Kendi yanlışını başkalarının yanlışıyla örtmeye çalışan insanlar,
dünyanın en aciz insanlarıdır.

Tuna Başar


çağır beni...
kolu kesik rüzgârların sessiz çığlıklarında çağır
dünyanın döngüsünü dinleyen kuşların
yere düşen tüylerinde çağır
akarsuların çakıl taşlarını dövdüğü karanlıklarda
ruhumu bilinmezin kucağına bıraktığım
anonim türkülerde çağır
güneşin sonsuz boşluğa yaydığı ışığın bencilliğinde
hiç bilmediğim dillerde
hiç bilmediğim şiirlerle
hiç duymadığım insan sesleriyle çağır
renklerin gizemini bıraktığı sokak isimlerinde
rüyaların gerçeğe dönüştüğü mutlu günlerin neşesinde çağır
ak kağıtlara düşülen kelimelerin kazandığı imgelerde
bir keşişin doğaya beslediği aşkın
gökyüzüne yükselen ritminde çağır

nerde olursam olayım
çağrının ruhuma değdiği yerde
sana geleceğim...

Tuna BAŞAR

/ yediağustosikibinyedi onbeşotuzdokuz
İzmir /


6 Haziran 2009
Cumartesi

İbrahim’le NTV’deki “Kayıp Halka” belgeselini izlerken birden evrim tartışmasının ortasında bulduk kendimizi. İnsanın ev arkadaşının da okuyan, araştıran biri olmasının en güzel tarafı bu olsa gerek: çok farklı konularda fikir alış-verişi yapabileceğim bir kişiye yakın olmak.
Daha önce büyük bir keyifle izlediğim “Din, Bilim ve Darwin” konulu Siyaset Meydanı’ndaki Celal Şengör’ün dediklerini hatırlattı bu tartışma bana ve hemen internetten Siyaset Meydanı’nın tekrarını izledim. Çok keyifli bir program olduğunu bir kere daha fark ederken Türk gençliğinin içinde bulunduğu cehalet de biraz olsun canımı sıktı. Okumayan, araştırmayan ve başkalarının yönlendirmesiyle bir şeyler bildiğini zanneden gençler, bir profesöre karşı nasıl hitap edeceklerini bile bilmiyorlar. Bilimin öncelikle anlamaya çalışmakla kavranılacağının, kavrandıktan sonra da sorgulanacağının farkında bile değiller. Bir bilim kurumunun içinde eğitim alan gençler bilimden uzak olarak yaşıyorlar, fakat sorgulama yetenekleri gelişmediği için de içine düştükleri çıkmazı göremiyorlar. Hep kendilerini haklı sanıp, karşılarındaki kişinin gösterdiği kanıtlara itimat etmenin yenilgi olacağını düşünüyorlar. Kendilerince yenilgiye uğramamak için de gördüklerini bile görmezden gelmeye çalışıyorlar.
Gece beni Türk gençliğinin içinde bulunduğu durumu sorgulamaya yöneltiyor. Yapabileceğim bir şey var mı bilmiyorum! Elimden bir şey gelmiyor. Yazmak da insanlara yön göstermeye yetmez ki. Okumayan insanlara yazarak ne gösterilebilir? Zaten okusalar benim yazdıklarıma gerek bile duymayacaklar. Okuyacaklar, araştıracaklar, bilgilenecekler ve kavramsal düşünmeyi öğrenecekler. Sorgulayıp, kendi cevaplarıyla doğruyu bulacaklar. Hiç kimsenin yönlendirmesine ihtiyaç duymayacaklar.

Tuna BAŞAR

6haziran’09gecesi afyonkarahisar

6 Temmuz 2009 Pazartesi - İzmir
Da Vinci'nin Mona Lisa tablosunun çıplak versiyonu, Fransa'da bir kütüphanede bulunmuş. Tablonun arkasında "Mona Lisa'nın portresi, Leonardo Da Vinci" yazıyormuş. Uzmanlar tarafından incelemeye alınan tablonun, Mona Lisa'nın farklı versiyonlarından biri olduğu tahmin ediliyor.
Da Vinci, Mona Lisa'yı yapmadan önce 6 farklı resim çizmiş.

• Eskiden partilerin simgelerini taşıyanlar için geçerliydi parti yandaşlığı. Şimdi ise partilerin kısaltılmış isimlerini telaffuz etmeyle belirleniyor destekçiler. AKP diyenler muhalif oluyor, Ak Parti diyenler ise yandaş. Bu durumu bize kazandıran hükümeti tebrik etmek gerekiyor. Artık insanların ne olduğuna, o insanların iki kelime etmesiyle karar veriyoruz. Bu ülke eskiden de ayrışmalara tanık olmuştur. Sağcılar-solcular, dindarlar-laikler gibi. Ama hiçbir zaman ayrışma bir partinin ismi üzerinden olmamıştır. Bu durum bu ülkenin gördüğü en büyük ayrışmadır. İnsanları ikiye bölmeyi başaran en büyük parti de AKP'dir. Bu ülke insanı bundan sonra AKP diyenler ve Ak Parti diyenler diye ikiye bölünmüştür. Bravo!

Metin Altıok'tan:

            "...
            Sen ey kendiyle yetinen;
            Artık suyumuz bulanık,
            Bir güneş bile olsa sonunda
            Yolumuz kırık, ömrümüz karanlık
            Ve ağır tuğrası alnımızda
            Padişah yalnızlığın
           Ama yine de umudumuz kalabalık
           ..."     

Michael Haneke'nin "Ölümcül Oyun (Funny Games)" filmi

• Daha önce izleyip de büyük keyif aldığım "Din, Bilim ve Darwin" konulu Siyaset Meydanı'nı tekrar izlerken aklıma geldi: Kızların üniversiteye türbanlı girmemesi niçin gerekli? Çünkü türbanlı olup da Evrim teorisini savunan bir tane bile kızla karşılaşmadım bugüne kadar üniversitelerde. Türbanlı olmak direkt Evrim'e karşı çıkmak anlamına geliyor. Bilim dünyasının üzerinde çok yoğun çalışmalar yaptığı, her geçen gün yepyeni bulgulara ulaştığı ve zamanla kanıtlamaya daha da yaklaştığı bilimsel bir araştırmaya okumadan, araştırma yapmadan karşı çıkmak... Ve bu karşı çıkışı da bir simgeyle gözler önüne sermek. Özellikle bu konuda türbanlı olmak bir gösterge... Oysaki başı açık olup da Evrim'e karşı çıkan çok insan var. Fakat onların karşı çıkışı sadece düşünce boyutunda kalıyor. Simgeleştirilmiyor. Bilimin yuvasında simgelerin olmaması gerektiğini gösteriyor bu bize. Her şey düşünce boyutunda kalmalı ve sadece düşünceler çarpışmalı üniversitelerde. Simgeler değil.

• Yıllardır dokunulmazlıkların kaldırılması için insanlar bas bas bağırıyor. Niçin bu dokunulmazlıkları kaldıracak bir başbakan çıkmıyor bunca yıldır? Kimsenin dokunulmazlıkları kaldırabilecek cesareti yok mu?

Alain de Botton "Aşk Üzerine"

• Fransa'da, Fransızlara Türk kültürünü tanıtmak amacıyla, 9 ay sürecek Türkiye mevsimi dün başlamış. Açılışta, Eiffel Kulesinin altında, Anadolu Ateşi gösteri yapmış ve Mercan Dede konser vermiş.

• Günlerdir devletin kurumları arasında çatışma olup olmadığı tartışılıyor. Çok merak ediyorum bu tartışmayı yapanların devletin bütün kurumlarının ele geçirildiğini görüp görmediklerini.
Bütün kurumlar aynı zihniyette insanlardan oluştuktan sonra nasıl çatışma olabilir ki?
Fethullah Gülen'in zamanında dediği gibi, yavaş yavaş ve içten, bütün kurumları ele geçirdiler. Çok kısa bir süre sonra da orduyu ele geçirip kendi ülküleri doğrultusunda yepyeni bir Türkiye inşa ederler artık. Fethullah Gülen de büyük bir zafer kazanan padişah edasıyla ülkeye dönüp, padişah özlemiyle yananlara büyük bir mutluluk yaşatır. Ve kimse de ülkenin kurumları arasında çatışma var, diyemeyecek duruma gelir.

• mırıldandıklarım

Sıla'yı ilk defa Kenan Doğulu'yla yaptığı "...dan sonra" adlı şarkıdaki düetiyle tanıdım. Rap-pop karışımı bir şarkıda Kenan Doğulu'yla düet yapan bir kız olarak çok da dikkatimi çekmemişti. Taa ki "İmza: Sıla" adlı albümü bir arkadaşımın önerisiyle alıp, defalarca dinleyene kadar. İnşallah, Yoruldum, Sevişmeden Uyumayalım gibi müthiş şarkıların yanına yine Kenan Doğulu'yla yapılan Bitse de Gitsek adlı bir düeti eklemiş. Ve dinlemeye doyulmayan 10 şarkılık güzel bir albüm ortaya çıkmış.
Albümü dinledikten sonra internet üzerinden bir arama yaptım Sıla hakkında. Sıla isimli televizyon dizisindeki dizi müziğini Sezen Aksu'yla birlikte yaptıklarını ve şarkıyı da Sıla'nın seslendirdiğini öğrendikten sonra, beni en çok şaşırtan şey günlerdir Ferhat Göçer'in sesinden dinleyip, kendi kendime mırıldandığım "Vur Kadehi Ustam" şarkısının da söz ve müziğinin de ona ait olduğunu öğrenmem oldu. Aynı zamanda Şeffaf Oda adlı programda bu şarkıyı bir de Sıla'dan dinleyince son günlerde sürekli dinlediğim ve mırıldandığım şarkıların Sıla'ya ait olduğunu fark ediyorum. Müzikal alt yapısını sesiyle ve şarkı sözleriyle birleştiren böyle bir şarkıcıyı biraz geç fark etmiş olmanın da üzüntüsünü yaşıyorum.

• Sıla'nın sesinden "Vur Kadehi Ustam"

• Başbakan işini çok iyi biliyor. Diyor ki muhalefete; askerden elini çek! İnsan hiç olmazsa durup ne dediğine bir bakar. Acaba kimin eli askerin üzerinde? Kim askerin gücünü zayıflatmak istiyor? Kim askeriyeyi ele geçirmek istiyor? İktidar mı, yoksa muhalefet mi? İnsan hiç değilse dediklerini mantıklı bir şekilde düşünerek der.

Kemal Özer'in "Deniz Orakçısı" şiirinden:

            "...
            kent niye büyük bir gergeftir,
            geçirmiş ilmiğini alın terine?
            niye aç ağızlardan örülü
            bir martı çığlığıdır gök;
            iner kalkar başının üzerinde,
            küçük dalışlarla yoklar tekneni
            ..."

Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülleri sahiplerini bulmuş. Ödül şiir dalında A. Barış Ağır'ın "Herkesin Alıp Gittiği" adlı dosyasına verilirken, öykü dalında ise Aslı Akarsakarya "Düşe Kalka" adlı dosyasıyla ödüle değer bulunmuş.

• Selçuk Altun'dan kitap önerileri:
            "Zamanın Suya İzi" Tuncer Erdem YKY
            "Korkulu Ustalık" Turgut Uyar YKY
            "Bana Modern Türk'ün Tarifini Yapabilir misin Kaan?" Vivet Kanetti Kanat

• Okuduklarım
-         Orhan Pamuk'un "Cevdet Bey ve Oğulları" adlı romanı
-         Bertolt Brecht'in "Halkın Ekmeği" adlı şiir kitabı
-         Varlık Dergisi
-         kitap-lık Dergisi
-         Kirpi Şiir
-         Vatan ve Hürriyet gazeteleri

• İzlediklerim
-         Star TV Ana Haber Bülteni

• Dinlediklerim
-         Sezen Aksu "Yürüyorum Düş Bahçelerinde"

Tuna BAŞAR


81
Zihnimin en ücra köşelerinde anlam kazanmayı bekleyen her fikir tohumunu,
kalemimin mürekkebinin sulaması,
günden güne filizlenmeye başlayan fikirlerimin kalbimden süzülerek elimi yönlendirmesi,
dünyanın en güzel gözlerine akmak kadar mutlu eder ruhumu.

82
Kalemimin dokunduğu her kağıtta,
dünyaya hüzün dolu bir iz bırakmanın keyfini yaşarım.

83
Bu nedenle
beyaz bir kağıt üzerine bıraktığım hiçbir yazı kırıntısını atmaya kıyamam.

84
Bugün geçmişin izlerinden oluşuyor
ve geçmişi hiç yaşanmamış saymaya sebep oluyor.
Beklentiler hep geçmişin yönlendirmesiyle insana acı veriyor.
Ama yine de geçmişin insana kattığı olgunluğun
geleceğe ışık tutacağını bilmenin verdiği mutluluk her şeyi kabullendiriyor.

85
Hayatıma giren her insan hayatımda önemli bir yer tutar
ve bu sebeple hayatıma giren hiç kimseyi
hayatımdan çıkarmayı başaramam.

86
İnsanların hayatlarında hiçbir yer tutmuyorum ki
hayatlarından çıkınca boşluk oluşturayım.

87
Hayatımın şekillenmesinde büyük öneme sahip 5 şey:
Aşk - Aile - Arkadaşlık/Dostluk - Toplumsal Bilinçlenme - Edebiyat(Sanat)

88
Karşıma çıkan her iyi şeyi fırsat olarak algılıyorum
ve her kaçırdığımı sandığım fırsat karşısında şiire sarılıyorum.

89
Şiir düzyazının mastar halidir.

90
Sanatı, özellikle de şiiri bir yaşam biçimi haline getirmeyi başaramayan insanlar,
tutkulu aşk yaşamayı da başaramazlar.

Tuna Başar
Not: Bu notlar "Taflan" isimli derginin Ocak-Şubat-Mart 2008 tarihli 4. sayısında yayınlanmıştır.


Mart 2009

3 Mart/
Bunca yıllık medeniyet boşa, her insan kendi ilkelliğiyle doğup, kendi medeniyetini kuruyor.

*

Hiç tanımadığınız insanlara karşı istemsiz bir sevgi beslediğiniz oluyor mu? İlk defa karşılaştığınız ve bir daha hiçbir zaman da göremeyeceğinizi bildiğiniz insanların hayatınıza girmesini ister misiniz? Bir sıcak gülümseyiş, güzel gözlerin içinden yükselen içtenlik, mimiklerdeki derin anlam sizi de çekmeyi başarır mı?
Bazen bunu yaşadığımı hissediyorum. Daha doğru bir ifadeyle o anda fark etmediğim duyguları çok sonra hissedip, her kaçırdığım insanda üzüntü yaşıyorum.
Elimde olmayan pişmanlıklara takılıyorum.

8 Mart /
Bazı yazılar vardır, bir daha hiç okunmamak için yazılır. Tıpkı bir daha hiç hatırlanmamak için yaşanan aşklar gibi.
Bir defteri tamamen bu tür yazılarla/ şiirlerle doldurdum. Son sayfayı yazdım ve bir daha açmamak üzere kapattım.
Belli bir süre bekleyecek o defter. Günler ilerledikçe beni dürtecek. Açıp okumam, belli bölümleri yayınlamam için kışkırtacak. Direneceğim. Deftere boyun eğmeyeceğim. Bir sabah uyandığımda bu isteğin yok olduğunu hissedince de o defteri yakacağım. "Ateş rengi" bir yok oluşa tanık olmak için.

11 Mart/
bir masaldı gözlerin
asla sonunu hatırlayıp
anlatamadığım...

demiştim...

sonu yokmuş fark ettim...

12 Mart/
Atatürk İl Halk Kütüphanesi
Çok uzun zamandır kütüphaneye gidip kitap okumuyordum. Kütüphanede kitap okumanın verdiği huzur hiçbir yerde yok. Enis Batur'un iki kitabını ("Cüz", "Darb ve Mesel") okudum, notlar aldım ve zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Keşke daha sık kütüphaneye gitme şansım olsa.

14 Mart/
Bir düşünce kaç farklı insanın zihninden geçtikten sonra gün ışığına çıkar.
Yeni sandığımız fikirlerden kaçı daha önce birileri tarafından düşünülmüştür.
İnsanlığın başlangıcından günümüze hangi düşünceler hiç değişmeden gelmiştir ve her insanın aynı şeyi düşündüğü ama çevrenin etkisiyle farklı şekillerde yansıttığı doğru mudur?
Doğum anında her insan aynı noktada mı, aynı bilgiyle mi, aynı bakış açısıyla mı dünyaya gelir? Ve zaman her insanı farklı bir noktaya mı savurur?

*

Mutluluk nedir diye çok uzun zamandır kendi kendime soruyorum. Değişik cevaplarla mutluluğu tanımladığım oluyor. Bu sefer de yeni bir mutluluk tanımı geldi aklıma.

İnsanlar yaşadıkları her büyük acıdan sonra zamanla iyileşme, nekahat ya da rehabilitasyon dönemi dediğimiz bir evreye girerler. Zamanla acılar unutulur ve kişi normalleşmeye başlar. İşte bu normalleşme döneminin hemen öncesinde çok kısa bir "mani" dönemi vardır. İnsanın kendini ve dünyayı tamamen yok sayıp, umursamaz bir ruh haline kavuştuğu dönem... İşte mutluluk bu kısa dönemdir. Yani her mutluluk öncesinde büyük bir acı vardır ve sonrasında da normalleşme...

*

Aşkına karşılık alamayan bir kişi, sevdiği oranda değersizleştiğini hisseder. Ne kadar çok seviyorsa o kadar değersizlik duygusu çöreklenir kalbine ve o kadar çok acı çeker.

15 mart/
Hayatıma giren her insan -sevdiğim ya da aşık olduğum diyelim- sevgisizlik hissinden başka bir şey bırakmamış bende. Hiçbiri bir daha hayatıma dokunamayacak...

"Geride Kalan ya da Bazı Harflerin Çağrıştırdıkları" başlıklı şiirimi yayınlama zamanıdır.



en bencil harftir ö
kırmızının çağrıştırdığı
güllerin dile getirdiği
rüyaların kâbuslaştığı
harftir ö

18 Mart /
Çok yazan çok hata yapar mı?
Çok yazanın kalemi sürçer mi?
Çok yazmak kendini tekrara döner mi?
Çok yazmak kaliteyi düşürür mü?

*

Herhangi bir resme baktığınız zaman, o resimde gereksiz imgeler çarpar mı sizin de gözünüze? O imgelerin sadece yer doldurmak için konulmuş olduğunu düşünür müsünüz siz de benim gibi? Eğer baktığınız resim iyi bir ressamın elinden çıkan bir resimse hiçbir ayrıntı gereksiz değildir. Tıpkı hayatınız gibi. Eğer iyi bir hayat yaşadıysanız hiçbir ayrıntısı gereksiz değildir ve bütünü oluştururken çok önemli bir yer kaplıyordur her yaşadığınız. Ama eğer kötü bir hayatsa yaşadığınız, işte o zaman resimde göze çarpan gereksiz imgeler hayatınızda da size çarpar.

30 Mart/
doğum sancıları çeken bir gebe gibiyim
bunun sonunda bir dostluk doğar mı

Tuna BAŞAR
/ martikibindokuz
izmir-afyonkarahisar /

Ayın Kitapları

Yaşar Kemal "Yılanı Öldürseler" Roman YKY
- Ömer Hayyam "Dörtlükler" Şiir İş Bankası Yay.
- Orhan Pamuk "Beyaz Kale" Roman İletişim Yay.
- Şükran Kurdakul "Nice Kaygılardan Sonra" Şiir Evrensel Yay.
Enis Batur "Kesif" Günlük/Mektup Mitos
Ferit Edgü "Abidin" Biyografi/Deneme Sel Yay.
Alpay Kabacalı "A'dan Z'ye Yaşar Kemal" Biyografi YKY
- Sunay Akın "İstanbul'un Nâzım Planı" Deneme Çınar Yay.
- Enis Batur "Cüz" Aforizma Sel Yay.
Sunay Akın "Makiler" Şiir Çınar Yay.
- Sunay Akın "Kaza Süsü" Şiir Çınar Yay.
- Murathan Mungan "Yaz Sinemaları" Şiir Remzi Kitabevi
Enis Batur "Darb ve Mesel" Deneme Altıkırkbeş Yay.


dörtmartikibindokuz izmir
serinkuyu egekent-gümrük otobüsü 128 anadolu caddesi altınyol bayraklı alsancak yaşar üniversitesi tarihi hava gazı fabrikası kültür merkezi alsancak limanı alsancak garı sait altınordu meydanı kent kütüphanesi vahap özaltay büstü şair eşref bulvarı şair apartmanı lozan meydanı kültürpark
ahmet piriştina: "izmir, fuarlar ve kongreler kenti olacak"

izmir resim ve heykel müzesi

prof. tankut öktem'in "sevgi" betimlemesi

ibrahim çallı
hikmet onat
bedri rahmi eyüboğlu
abidin elderoğlu
adnan varınca
nuri iyem
orhan peker
turan erol
ömer uluç
devrim erbil
adnan çoker
burhan uygur
i. balaban

devrim erbil "ayışığında marmaris"
ömer uluç'un isimsiz tablosu
neden müzelerdeki resimlere de isim vermezler...

doğaltaş müzesi
ismet inönü sanat merkezi

izmir sanat "köşk" adlı tiyatro oyunu

seyir defteri

köşk

craig wright'ın yazıp, zeycan monteleone'nin türkçeye çevirdiği, tufan karabulut'un yönetip, özden ayyıldız, arda kavaklıoğlu ve tufan karabulut'un oynadığı izmir sanat'taki tiyatro oyunu.
yıllar önce beklenmedik bir hamilelik sonucunda, 17 yaşın da verdiği telaşla, sevgilisi kari'yi bırakıp başka bir şehirde üniversite okumaya giden peter.
çocuğunu aldırmak zorunda kalan ve o zor günlerde yanında olan hans'la evlenen bir kadın: kari.
yıllar sonra lise mezuniyetinin 20. yılı kutlamalarında karşılaşan ve yılların üzerlerinde bıraktığı etkiyi büyük bir pişmanlıkla yaşayan iki insanın, yılların etkisini azaltamadığı aşklarının karanlığa itilmiş yanlarını ortaya çıkaran diyaloglar eşliğinde yaşanan acıların dile gelmesi...
peter ve kari dışındaki bütün rolleri ve anlatıcı görevini tek kişinin üstlenmiş olması ve sahne geçişlerindeki müziğin seyirciyi olumsuz etkilemesi nedeniyle seyir keyfi düşük bir oyun. ama anlatıcının söylediklerindeki edebi tat seyir keyfini biraz olsun yükseltiyor.

izmir sanat ve bahçesindeki nâzım hikmet heykeli

heykeldeki şiir...

"baktı saatine
beş otuz
ve başladı topçu ateşiyle
ve şafakla birlikte büyük taarruz
...

sonra 9 eylülde izmire girdik
         bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinden gelip
öfkeden sevinçten ümitten ağlaya ağlaya

güneyden, kuzeye
doğudan, batıya
Türk halkıyla beraber
seyretti izmir rıhtımından akdenizi
nâzım hikmet"

kültürpark 26 ağustos kapısı namık kemal lisesi ziya gökalp bulvarı...

Tuna BAŞAR




















71
bir hayali gerçek sanmak mı zor
yoksa bir gerçeği hayal gibi yaşamaya çalışmak mı?

72
kelepçelenmiş dillerin sesini duyuramadığı boşlukta kelimeler kendiliğinden cümleleşir

73
başka ruhlarda sensel izler arayan bir kaşif olmayı seçtiğim yıllar başlarken...

74
seni sevmek
ölümü bekler gibi beklenebilse
ve bir ümit olsa keşke

75
sebepsiz satırlar
sebepsiz duygulara yön verebilir mi?

76
ama sen,
bensiz geçen her anın mutluluğunu hayatın hızına ekliyorsun
ve ben bu yüzden hayattan geri düşüyorum

77
birçok dejavusal kesitin şahlanışı,
hiç yaşanmamış bir bütüne dönüşen parçaların anlamsız izleği
şiirin ritmine eşlik edemese de
kalbi parçalamak için bir cümle yetiyor

78
kayıp bir kıtayım
aşk okyanusunun en mistik yerinde

79
şiirsel bir ezginin kalbime yazdığı son mektupta
imzasız bir aşk sözcüğü
seni rüyalarıma bırakıyor
büyülü bir koku eşliğinde

80
ve ben ne zaman seni düşünsem
hayattan bütünlemeye kalan başarısız bir öğrenci oluyorum

Tuna BAŞAR


Şu Çılgın Türkler

Turgut Özakman'ın yazdığı Şu Çılgın Türkler, Afyonkarahisar Şehir Tiyatrosu oyuncuları tarafından sahneye konuldu.
1918 yılından itibaren yaşanan olayları ve Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması sürecinde ülke halkının ve askerlerimizin verdiği mücadeleyi anlatan oyun, tiyatro sahnesinin farklı şekillerde kullanılmasıyla daha da etkileyici bir havaya bürünmüş.
Oyunun üç anlatıcısı ve oldukça kalabalık bir oyuncu kadrosu var. Ekrana yansıtılan görüntüler, anlatıcıların söylediklerinin daha iyi anlaşılmasına yol açacak resimlerden ve belgelerden oluşuyor. Oyuna biraz da müzikal havası vermeye çalışmışlar. Bölge halklarının düşmana karşı verdiği mücadele yöresel halk oyunları eşliğinde anlatılmış ve bu oyuna çok farklı bir hava katmış.
Yer yer Nâzım'ın Kuvay-i Milliye Destanı'ndan alıntılar da içeren oyun çok fazla oyun tecrübesi olmayan bir ekibin bile üstesinden geldiği müthiş bir tiyatro eserine çevrilmiş. Tabii bunda Turgut Özakman'ın tiyatro kökenli bir yazar olarak yazdığı eserin ve kullandığı dilin de büyük katkısı var. İyi yazarların tiyatroya çevrilen eserleri her zaman iyi oluyor.
Uzun zamandır bir tiyatro oyunu bende ikinci kez izleme isteği uyandırmıyordu. En son Mikado'nun Çöpleri'nde bu istek uyanmıştı ve o oyunu ikinci kez izlerken daha da büyük bir keyif almıştım. Şu Çılgın Türkler'den de en kısa zamanda tekrar izleme isteğiyle çıktım. Bir oyundan çıkar çıkmaz yeniden izleme isteği sanatın insana yaşatabileceği en güzel duygu olsa gerek.

Tuna BAŞAR


Sandık Lekesi - Sema Kaygusuz

Son günlerde çok fazla Sema Kaygusuz'dan bahsediyor edebiyat dünyası. Özellikle Notos Öykü'nün geleceğin ustaları soruşturmasında ilk sırayı alması, Liberation'un kitap ekine kapak olması ve son olarak da Cenevre Kitap Fuarı’nın açılış konuşmasını yapması nedeniyle bütün dikkatler Sema Kaygusuz'a yöneltilmiş durumda.
Ben de uzun zamandır Sema Kaygusuz kitaplarını okumak istiyordum. Önceliği öykü kitabına (Sandık Lekesi) verdim, fakat Yere Düşen Dualar adlı romanı da en kısa zamanda okunmak üzere bekliyor. Tabii bu arada yıllardır biriktirdiğim dergilerden ve kitap gazetelerinden Sema Kaygusuz hakkında yazılanları, röportajları çıkardım. Yere Düşen Dualar'ı da okuduktan sonra daha geniş kapsamlı bir Sema Kaygusuz yazısı yazmaya çalışacağım.
Sandık Lekesi, Sema Kaygusuz'un ilk kitabı. 2000 yılında Can Yayınları’ndan çıkan kitapta 13 öykü yer alıyor. Son dönemde okuduğum öykü kitapları içinde gerek diliyle, gerek üslubuyla, gerekse de değindiği insan motifleriyle ilgi çeken öykülerden oluşuyor kitap. Özellikle kitabın ilk sekiz öyküsü üçüncü kişi tarafından anlatılıyor ve sıradan insanların hayatlarına odaklanıyor olmasından dolayı kendi içinde taşıdığı bütünlük nedeniyle okunma isteğini arttırıyor. Fakat kitabın içine neden konduğunu anlamadığım birkaç öykü (Yülerzik, Aşkâr ve Selametle Kalın Hanımefendi) okura verdiği tadı biraz olsun mayhoşlaştırıyor. Son iki öyküyle (Küllük ve Kışlangıç) yeniden kendi sesini yaratan kitap bence okunmaya değer. Hatta bazı öyküler şimdiden başucu öykülerim olmayı hak ettiler (Ortadan Yarısından, Elif'in E'si, Kadın Sesleri, Sarı, Küllük, Kışlangıç)
Kitabın en büyük eksiği öykülerin her birinin ayrı özelliklere sahip olup, bütünlüğü sağlayamamış olması. Sanki her öykü dergiler için yazılıp, sonradan (ya da dergilerdeki haliyle) kitaplaştırılmış izlenimi veriyor. Niçin dergilerde yayınlanan öyküler, şiirler kitaplaştırılır? Bazı eserler kitaplara girmemeli bence. Sadece dergilerde kalması için de yazılmalı bazı yazılar, şiirler, öyküler. Kitaplaştırılacak olanlar özellikle kitap için yazılmalı. Her biri kendi içinde ayrı olmanın özelliğini korurken, aynı zamanda da her birini bütün yapan bir bağ da olmalı.

Tuna BAŞAR




















/.
İki insanın birbirine verdiği değer bir bütün olarak değerlendirilmelidir.
Bir tarafın verdiği değer, diğer tarafı dengelemelidir.
Bir kişiye ne kadar çok değer verirsen,
o kişinin sana verdiği değer o oranda azalır.
Ya da bir kişinin sana verdiği değer ne kadar azsa,
bu senin daha fazla değer vermene sebep olur ki
bu da insanı çok yorar.

/.
Karşımdaki insan
verdiği kararın sonucunda benim bir seçim yapmamı istiyorsa,
zaten o bir karara vardığı için ben ne yaparsam yapayım
asla bir seçim yapmış olmam.
İki kişiyi ilgilendiren konularda
bir kişi karar verme ve seçim yapma hakkına sahip değildir.
İki kişiyi ilgilendiren konularda kararı da seçimi de iki kişi ortaklaşa yapmalıdır.
Yoksa ortaya bencillik çıkar.

/.
Aşkına karşılık alamayan bir kişi,
sevdiği oranda değersizleştiğini hisseder.
Ne kadar çok seviyorsa o kadar değersizlik duygusu çöreklenir kalbine ve
o kadar çok acı çeker.

/.
Mutluluk nedir diye çok uzun zamandır kendi kendime soruyorum.
Değişik cevaplarla mutluluğu tanımladığım oluyor.
Bu sefer de yeni bir mutluluk tanımı geldi aklıma.

İnsanlar yaşadıkları her büyük acıdan sonra
zamanla iyileşme, nekahat ya da rehabilitasyon dönemi dediğimiz bir evreye girerler.
Zamanla acılar unutulur ve kişi normalleşmeye başlar.
İşte bu normalleşme döneminin hemen öncesinde çok kısa bir "mani" dönemi vardır.
İnsanın kendini ve dünyayı tamamen yok sayıp,
umursamaz bir ruh haline kavuştuğu dönem...
İşte mutluluk bu kısa dönemdir.
Yani her mutluluk öncesinde büyük bir acı
ve sonrasında da normalleşme dönemi vardır.

/.
merak ettiklerim

Acaba bazı insanlar,
sadece mutsuz olmak için mi,
diğer insanlara mutsuzluğun ne demek olduğunu gösterebilmek için mi,
dünyaya gelmiştir?

/.
hayat notları'ndan

Hayatlarını başkalarına göre şekillendiren insanlar, mutsuz olmaya mahkûmdur.

/.
şiirsel

aşk oyunu

benim gözlerimle kendine / ya da / benim duygularımla bana / bakabilseydin
aşk denilen bu saçma oyunda / mutluluğu yakalayabilirdik

/.
kitap

Ne okuyorum:
Ferit Edgü'nün "Şimdi Saat Kaç" isimli deneme kitabını ve
Bertolt Brecht'in "Halkın Ekmeği" isimli şiir kitabını...

En son ne okudum:
Enis Batur'un "Kırkpâre" isimli deneme kitabını ve
Hasan Hüseyin'in "Acıyı Bal Eyledik" isimli şiir kitabını...

İlk fırsatta okumayı düşündüklerim:
küçük İskender'in "Cangüncem" isimli günlüğünü ve
Ece Ayhan'ın "Şiirimiz Mor Külhanidir Abiler" isimli şiir kitabını...

/.
sinema

En son izlediğim film:
Semih Kaplanoğlu'nun "Yumurta" isimli filmi.

İlk fırsatta izlemeyi düşündüğüm film:
Cemal Şan'ın "Dilber'in Sekiz Günü" isimli filmi.

Tuna BAŞAR

Tuna BAŞAR

{facebook#https://www.facebook.com/tunabasar} {twitter#https://www.twitter.com/tunabasar35} {google-plus#https://plus.google.com/+TunaBasar} {pinterest#https://tr.pinterest.com/tunabasar35} {youtube#https://www.youtube.com/c/TunaBasar} {instagram#https://www.instagram.com/tunabasar35}

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Blogger tarafından desteklenmektedir.
Javascript DisablePlease Enable Javascript To See All Widget